Eskiden sosyoloji dersinde, toplumdaki fanatizmden bahsederken üç başlık vardı; din, politika ve futbol. Üçü de sapasağlam duruyor maaşallah. Bırakın bunlarda yol katetmeyi, listeye yenilerini ekledik.
Herhangi bir “şey”in fanatiği olmak, ona bağımlı olmanın diğer adı. Ürkütücü olan, “bireysellik arttı, özgürlük alanımız genişledi” derken yeni bağımlılıkların kucağında olmamız.
O’nunla olmak, o’nsuz olamamak.
O konuda edilen tüm cümleleri kendine edilmiş gibi algılamak.
Onunla tam ve güçlü, onsuz zayıf ve eksik olmak.
Onunla ilgili savunmalar geliştirmek, dirençler oluşturmak.
Bağımlılıklar konusunda liste o kadar uzun ki, “bende yok” dedirtmiyor insana. İş, alkol, çocuk, ilişki, yemek, erkek/kadın, imaj, onay, seks, din, ilaç…
İroni tam da şu; tüm bunlardan bireysel gelişim çalışmaları ile arınabiliriz derken, bu çalışmaların da bağımlısı olmak:)
Değişim ve dönüşüm, sürekli bizim dışımızdakilerin (ebeveyn, eğitmen, din insanı, yogi, koç, lider…) dokunuşuna kendimizi bırakmakla mümkün değil maalesef. Üstelik sosyal medyada da farkediyoruz ki birçoğumuz içinde olduğumuz yolu tek yol sanıyoruz. Klanlar ve putlar oluşturuyoruz. Esnemeyi unutuyoruz. Belki de sadece tek yana esniyoruz. Oldu sanıyoruz ama kendi illüzyonumuzda katılaşıyoruz.
Kötü haber şu; dönüşüm tek başına da olmaz!
Kendinden başkasını duymamak bazen egonun oyunu da olabilir.
Yani yine denge, yine denge…
Ama sarkaç, uçlarda salınmadan dengede durmuyor.
Varış belirsiz belki ama, yola çıkmadan da olmuyor.






